24 Eylül 2010 Cuma

Karanlık Sonbahar

Yine korkunç bir kabusla uyandım. Gözlerimi açtım. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Yatağımda doğrulup masamdaki suya uzandım ve birkaç yudum içtim. Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece yatağımın kenarında oturdum. Kendimi biraz daha iyi hissettiğimde ayağa kalktım, pencereye doğru yürüdüm. Perdeyi kaldırıp camdan dışarı baktım. Gökyüzü kara bulutlarla kaplıydı. Çoğu kimsenin iç karartıcı diye tanımladığı bir hava. Ve yine o bilindik ruh hali...

Bir kez daha hatırlamaya çalışıyordum, ama zihnim bana bir kez daha o bilindik oyunlarından birini oynuyordu. Emin değildim; belki de o anıları canlandırmamak en iyisiydi. Belki de zihnim, benim için en iyi olan şeyi yapıyor, o anıları içimdeki karanlıktan gün yüzüne çıkarmak istemiyordu. Ama ne olursa olsun o korkuyla, o anılarla, o yaşanmışlıkla yüzleşmeliydim. İnsanın en büyük korkusu bilinmeyenin korkusudur derler. Bu sefer daha fazla çaba gösterecek, ve o korkunç karanlığı hatırlayacaktım. Bir bardak daha su içtim ve düşünmek üzere yatağa uzandım.

Gözlerimi kapadım. Bin bir tane saçma, birbirinden alakasız düşünce aklımdan geçti. Bunlar da zihnimin oyunlarından olsa gerek. O düşüncelerden sıyrılmaya, hatırlamak istediğim şeye odaklanmaya çalıştım. Birden aklımda birkaç karmaşık sahne dolanmaya başladı. Derken başkaları. Yoksa hatırlıyor muydum?

Gökyüzü tüm renklerini kaybetmişti; gri dışında. Sanki gümüşten bir perde tüm gök kubbeyi kaplamış, dünyayı güneşten mahrum bırakmaya ant içmişti. Havada en ufak bir esinti yoktu. Ağaçların yapraklarında küçücük bir kıpırtı bile yoktu. Hani fırtına öncesi sessizlik derler ya, tam anlamıyla öyle bir sessizlik hakimdi. Ama bu sessizliğin kalıcı olmayacağını bilen insanlar adımlarını hızlandırmıştı bile. Birden sessizliği delip geçen bir gök gürültüsü duyuldu. Hemen ardından bir tane daha. Bu seferki daha şiddetliydi. O anda rüzgar da esmeye başladı. Gök kubbeyi kaplayan perdenin rengi bir ton daha koyulaşmıştı. Rüzgar hızını gittikçe arttırıyor, sonbaharın ağaçlardan topladığı kuru yaprakları havada dans ettiriyordu. Az önceki sessizliğini aşan rüzgar, şimdi bütün öfkesini kusmak istercesine esiyordu. Bir gök gürültüsü daha duyuldu. 

İlk damla yağmur da o anda yer yüzüne ulaştı. Hemen ardından diğerleri. Başlayan hafif yağmurun ardından insanlar artık gidecekleri yerlere bir an önce varmak için iyice hızlanmışlardı. Görünüşe bakılırsa ağır bir yağmur yoldaydı. Gökyüzü git gide öfkeleniyordu sanki. Kulakları sağır eden gök gürültüleri ardı ardına patlıyordu. Yağmur gittikçe hızlanıyordu.

Az sonra olacakların farkına vararak kendimi bir an önce otobüse atmaya çalışıyordum, ama önümde uzun sayılabilecek bir yol vardı. Yürüyordum. Ve o anda aniden onu gördüm. Hemen önümdeki kadının ellerindeydi. Bir an korkarak geri çekilmeye çalıştım ama artık çok geçti. İnsanoğlunun bu zalim icadını havaya kaldırdı ve düğmesine bastı. Kadın düğmeye basar basmaz alet aniden açıldı ve demiri yüzümde patladı.

- Hanfendi dikkat etsenize!!

Cevap vermedi kadın. Arkasına dönüp bir saniyeliğine baktı, ve yoluna devam etti.

Sol kaşımın üzerinde bir sızlama hissediyordum. Sinirden söylenerek yoluma devam etmeye çalıştım. Ama artık onlarcası etrafımdaydı. Yürümeme fırsat vermiyorlardı. Dört beş adım atar atmaz bir başkasının saldırısıyla karşılaşıyordum. Kafama çarpanlar, koluma vuranlar ve daha niceleri... Bir yandan hızımı arttırdım, bir yandan da 110 metre engelli koşucusu gibi engelleri aşmaya başladım. Eğer o koşumda zaman tutulsaydı, muhtemelen yeni dünya rekorunun altında benim adım yazıyor olacaktı.  Tek isteğim bir an önce evime gitmekti. Kazasız ve belasız.

Şeytani aletlerin çarpışması başlamıştı artık. İrili ufaklı onlarcası birbirine çarpıyor, çarpışma sesleri meydanı kaplıyordu. Ve yüksek sesli tartışmaların gürültüsü...

- Önüne baksana be!
- Asıl sen önüne bak, düzgün yürüyorum ben!

Etrafımda 15 dakika önce ortalıkta hiç olmayan, bu zalim icadın satıcılarından gördüm. Onlar ki savaşta iki tarafa da silah satan, iki taraftan da kazanç elde eden, savaşın tek galibi tüccarlar gibiydiler.

- Yağmura şemsiye yağmura şemsiye!
- Kaça şemsiye?
- 5 lira ablacım.
- Tamam ver bi tane.
- Buyrun, bereket versin. Yağmura şemsiye yağmura şemsiye, ıslanmadan alın vatandaş!

Şemsiye... En ölümcül icatlardan. Emin değilim; icat edenler bu yönünü düşünmüşler miydi acaba? Sadece yağmura bir kalkan olarak tasarlayıp insanların elinde birbirinin gözünü çıkarmaya yönelik kullanımını görünce; Robert Oppenheimer'in yarattığı atom bombasının patlamasını görünce söylediği "şimdi ben ölüm, dünyaların yok edicisi oldum" gibi pişmanlık dolu bir söz söylemişler midir? Yoksa bu şeytani, amaç dışı kullanımını bilerek mi üretmişlerdir? Bunları bilmiyorum. Ama bir şey biliyorum ki yağmurda açılan şemsiye yanlış ellerde çok ama çok tehlikelidir. 

Ben mi? O karanlık günde sızıyla dolu birkaç yara bereyle evime ulaşabildiğim için çok şanslıydım. O yaşadıklarım hatırlamak istemediğim anılar arasındaki yerini çoktan aldı. Unutmaya yüz tutmuşken neden hatırlamak istedim bilmiyorum. Sanırım en iyisi o günü bir daha hatırlamamak.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Şimdiki Çocuklar Neden Harika?

Hangi dersin hocasıydı hatırlayamadım ama bir hocam dersinde değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu söyleyince gerçekten de o güne kadar duyduğum en doğru sözlerden biri olduğunu anladım. Herşey değişiyor efendim. Kuşlar, böcekler. duygular, düşünceler... Ve çocuklar.

Çocuklardaki değişime aklım asla ermiyor. Sanki 2000 yılından sonra doğan çocuklara özel olarak milenyum çipi eklenmiş gibi, annelerinin karnından birer yetişkin olarak doğuyorlar. Konuşmayı sökme gibi formaliteleri tamamladıktan sonra alın bir tanesini karşınıza, edebiyattan sanata, futboldan siyasete kadar herşeyi konuşun, sizden pek geri kalmayacaklardır. 8 yaşında bir çocuk annesiyle tartışırken ona cevap bile bırakmayacak kadar düzgün bir kontra cümleyle karşılık veriyorsa ben o çocuğun jenerasyonunun normalliğinden şüphe duyarım. Bizim zamanımızda (bu kalıba da hastayım) böyle şeyler pek yoktu. Aynı şekilde 8 yaşındaki bir çocuk kendisine msn ve facebook hesabı açabiliyorsa son 10 yıllık süreçteki bu değişim daha net anlaşılır hale gelmiştir sanıyorum.

Ben 8 yaşındayken böyle değildi ki. Top oynardık, eve geç kalınca annemizden azar işitirdik. Bisiklete binip dolanırdık sağı solu. Bisikletten düşmekten bir aralar kollarım bacaklarım sayısız yara bere içindeydi ki çevremdeki her arkadaşım da benzer durumdaydı. Bir de kavga ederdik tabi. Ben bir yerime bugüne kadar dikiş atılmadığı için şanslı sayılırım ama o dönemler gerçekten azınlıktaydım. Diyebilirsiniz ki "sen kendi adına konuş, biz böyle değildik ki trt 3 izler sanattan konuşurduk." Eğer benim yaş grubumdaysanız size sadece birbirimizi kandırmayalım demek zorunda kalırım efendim kusura bakmayın.

Peki niye kavga ederdik? Tamam şimdiki çocuklar genel olarak daha zeki, kabul, ama biz de kıt zekalı bir nesil değildik ki. Arkadaşlarıyla güzel güzel oynamak, geçinmek varken en yakın arkadaşlarıyla bile kavga edebilen bir nesildik. Nedenini ise çok sonraları buldum. Bir nesli birbirine kıran, şimdiki 20-25 yaş grubunun kafalarındaki yara bere izlerinin sebebi o lanet filmlerdi. Hani şu saçma sapan dövüş filmleri.

Nasıl bir furyaysa, bir aralar bu dövüş filmleri neredeyse her gün bir kanalda oynardı. Filmin genel şablonu pek basitti: Başrolde ekseriyetle Van Damme, Steven Seagal gibi kavgacı, agresif aktörler olurdu. Agresif aktörümüz genelde gariban, köylü ve toplum tarafından ezilmiş biri olurdu. Sonradan şans eseri para karşılığı dövüşülen, ülke kolluk kuvvetlerinin asla bulup "noluyo burda beyler kimlikleri görelim" diyemediği büyük ringlerde bulurdu kendini. Ringi yöneten, dövüşleri organize eden adam sarı ırka mensup, yaşlı ve uzun sakallı bir amca olurdu. Bu amca dev gibi bir gonga vurur ve dövüşçüler ringde karşı karşıya gelirdi. Dövüşçüler de 72 milletten özenle seçilmiş ilginç tipler olurdu. Ama bazı karakterler bu tür filmlerin ortak özneleriydi: Maymun stilinde dövüşen Asyalı abi, sumo güreşçisi, Allah ne verdiyse vuran iri kıyım adam gibi. Ben bir filmde Türk karakter gördüm, bildiğiniz neanderthal insanı oynatmışlar. Belki tarihteki ilk Türk öyle bişeydir bilemeyeceğim, ama benim gördüğm yüzbinlerce Türk'e asla benzemediğinden eminim. Neyse filmimizin ilerleyen bölümlerinde esas oğlan kendisinde doğuştan hazır olarak bulunan, az önce saydığım dövüşçü özelliklerinin an can alıcılarını bir bir sergilemeye başlar, son olarak da ringin en güçlü karakterini döver. Daha önceki dövüşlerin sonunda yenen dövüşçünün yenileni öldürmesi için işaret veren ring yöneticisi esas oğlana da aynı işareti verir. Ama esas oğlan gururludur, mağrurdur, düşene bir tekme daha vurmaz.

Tüm bunları izlemiş bir birey olarak düşünüyorum. Neden? Değer miydi şu konuda yüzlerce film çekip çoluğun çocuğun psikolojilsini çökertmeye? Bunları izleyip etkilenen çocukların birbiriyle yaptığı kavgaların günahı vebali bu filmleri çekenlerin boynunadır. Zaten Street Fighter ve Mortal Kombat'ın ziyadesiyle etkilediği zamanın çocuklarına en ağır darbeyi de bu filmler vurmuş, sokaklarıbirer dövüş ringine çevirmişti. Neyse ki bu furya da bitti de o nesilden sonraki çocuklar kavgayı dövüşü azaltıp dünya meselelerine kafa yorarak kendilerini geliştirmeye başladılar. Böyle baktığımız zaman bu filmlerin kötü mirasının birkaç yara bere izi değil, zamanını dövüşmekle harcayan bir jenerasyon olduğunu görüp daha da sinirlenmemek elde değil.

Ah be Van Damme abi! Gerçekten değer miydi buna?

Hep Beraber Gülmek

Lisedesiniz. İnsanın kanının kaynadığı, aklının birkaç karış havada olduğu, gülmeye eğlenmeye en çok ihtiyacı olduğu dönemlerde yani. Çevrenizdeki herşeye gayri ciddi yaklaşıp herşeyden bir eğlence çıkarmaya bakıyorsunuz. Bu ruh hali içinde günde 6 ila 9 saat arası süren ve genellikle çok sıkıcı olan derslere girmek zorundasınız. Gerçi dünyanın en ilginç konusu da olsa bu zorunluluk sizin o konudan keyif almanızı engeller. Yine aklınız dersten başka yerlere takılı kalarak bir derse giriyorsunuz. Dersin en sıkıcı anında başka bir zamanda duyulsa asla gülünmeyecek bir olaya kahkahalarla gülme zorunluluğu hissediyorsunuz. Veya hissediyorum, niye kendi yaptıklarımı size yüklüyorsam. Bu hissiyat sonucu da komik olmayan bir olaya arkadaşımla beraber kendimizi tutamayarak tüm sınıfın rahatlıkla duyabileceği bir sesle gülüyoruz.

İşte sorun da burada başlıyor. Tüm sınıf konuyu bilmemesine rağmen bu kahkahalara ortak oluyor. Akabinde hoca bir anda ders anlatmayı keserek sinirli bir ifadeyle kahkahaların odak noktasındaki bize bakıyor. Ve can alıcı cümleyi sarfediyor:

- Oğlum niye gülüyosunuz? Bişey varsa söyleyin hep beraber gülelim!!

Öğretmenlerin işi gerçekten çok zor, hepsine büyük saygım var. Ben bir çocuğa bile ders anlatırken bazen sinir krizinin eşiğinden dönüyorum. Ama bu cümleyi neredeyse tüm saygı duyduğum hocalarımdan duydum desem abartmış olmam. "Bu çocuk burada anlatırsa o kadar komik olmaz şimdi boşver" diyip bu cümleyi kullanmamazlık etmeyen hocalar da olmuştur tabi ama çok az olmalı ki birini bile hatırlamıyorum. Yapmayın hocalarım, belki aramızdaki bir olaya güldük, belki argo bişeyler konuşup güldük olamaz mı yani?

Ayrıca bu cümleye karşılık "hocam biz güldük zaten tüm sınıf olarak" da diyemezsiniz. Gülmeyi hala frenleyemediyseniz önce yavaş yavaş frenler, sonra da mahçup bir ifadeyle özür dilerim hocam dersiniz. Sanki o anda gülmeyi engelleyebilirmişiz gibi. Zaten hocaların bu oyununa gelip gülünen o saçma olayı tüm sınıfa anlatırsanız gelen tepki şu olur:

- Salak şey buna mı güldün bu kadar!!

Ona güldük evet. Dersteki disiplin ortamında o şey bize komik geldi bir anda ve güldük bu kadar basit. Gülmenin bir formülü yoktur ki  "bu yeterince komik değilmiş buna gülmeyelim mantıksız olur" veya "bu yeterince komik, ben gülüyorum Hakan ahahaha" diyelim. O şey o ortamda size birkaç saliseliğine de olsa komik gelirse gülersiniz. Bunları anlamak için  psikolog olmaya da gerek yok. Basit birşey işte ya gülün gitsin.

Son söz de saygıdeğer hocalarıma. Hocam gerçekten güldüğümüz olayı anlatıp tüm sınıfı kahkahaya boğabilmeyi biz de isteriz, güldürmek güzel birşeydir gerçekten. Ama günlük hayatta olaylar böyle işlemiyor biliyorsunuz. Anlatırsam muhtemelen kimse gülmeyecek. Belki bahsettiğim gibi komik bile değil gülünen şey. İleriki nesillerin iyiliği için şu klişeyi bırakalım artık rica ediyorum. Kendim için birşey istiyorsam namerdim, herşey gelecek güzel nesiller için...

Kapatırım Valla

Geçen gün bu bizim Mark Facebook'tan mesaj atmış bana. Mark Zukerberg'den bahsediyorum, Facebook'u kuran arkadaşım. Ben samimiyetten Mark derim kendisine. "Çok dertliyim kederliyim, şu gönderdiklerimi yolla tüm çevrene de bir mesaj zinciri başlatalım, söylediklerimde çok ciddiyim" dedi. Siteyi kurduğuna kuracağına pişman olmuş. "Tamam Mark'ım sakin ol" dediysem de siniri yatışmadı. Yazdıklarını aktarıyorum aynen:

Tüm Facebook kullanıcılarının dikkatine:
Facebook son zamanlarda çok kalabalıklaştı. Başlangıçta herkesin üye olmasını istedik tamam. Bu hedefimize de ulaştık, ama daha sonraları bazı fırsatçı arkadaşlar fake hesaplar açarak sadece kızları arkadaş olarak eklemeye başladılar. En dahiyane yöntemleri de bir okul veya grup ismiyle profil açarak aynı isimdeki diğer grupların üyesi kızları, evet özellikle kızları seçerek bu fake hesaba eklemeleri oldu. Yaratıcılığınıza saygı duyuyorum ama yapmayın, etmeyin, ayıptır. Bir diğer mesele de insanların yolda görse selam vermeyeceği kişileri Facebook profilini kalabalık göstermek için arkadaş olarak eklemesi. Biraz dürüst olun be kardeşim, en kalabalık arkadaş grubuna sahip olmanın ne getirisi var size anlayamadım. Sonra efendime söyliyeyim yaptığımız araştırmalarda elde ettiğimiz bulgulara göre bir kız profiline ortalama 24 application birden eklemekte. Eklemeyenleri tenzih ederim ama durum bu. Bu arkadaşların profil sayfası açılana kadar en canavar bilgisayarlar bile kendinden geçiyor, birkaç dakika kullanılamaz oluyor. Hadi onu geçtim, kotalı internet diye bir olgu var. 3 arkadaşınızın profili bu anlattığım gibi olsa ve haftada birer kere bu sayfalara bakılsa aylık kotanın yarısı gitti demektir. Facebook açıldı açılalı Türk Telekom kota aşımından çok büyük karlar elde etmiş diye duyduk. Yazıktır günahtır. Bir başka konu da her fotonun altına "aşşkmm cnnmm şkkrmm snni çkk svvyrrmm" yazan arkadaşlar. Bakın mübarek ramazan ayındayız yapmayın bunları Allah aşkına yav. İnsanlar ne sevgi doluymuş, birbirlerini amma severmiş de haberimiz yokmuş. Vallahi siteyi kurduğuma kuracağıma pişman oldum.

Bakın durum ciddi, ayağınızı denk alın valla kapatırım bu siteyi!! Şimdi durmayın bu mesajı herkese gönderin. Şşştt bak göndermem diyosun duymuyorum sanma, ibret-i alem için ilk olarak senin profilini kapatırım!! Hadi bakalım...

Facebook kurucusu
Mark Zukerberg 

Cine5 Şifresi

Kendimi bildim bileli konuyla tamamen alakasız genellemelerle başlayan yazılara özenmişimdir. O yüzden izninizle bu yazıya böyle bir giriş yaparak yıllardır hep heves ettiğim bir olguyu gerçekleştirmek istiyorum efendim.

İnsanoğlu doğar, büyür, yaşlanır ve kaçınılmaz bir sonla yüzyüze gelerek yaşama veda eder. Doğumdan itibaren de bitmeyen bir öğrenme süreci başlamış olur. Çevredeki her olayı büyük bir dikkatle izleyerek onları taklit etmeye başlayan bebekler zamanla konuşmayı, yürümeyi ve diğer ihtiyaçlarını gidermeyi öğrenirler diyerek bu alakasız genellemelerime burada son vermek istiyorum. ( Sonunda başardım, bir rüyam gerçek oldu!)

Konuşmaya başlamanın akabinde kendimi bildiğimden beri doğal olarak insanlarla dialoglara girmeye başladım. Her insan gibi saçmaladığım, karşımdakini anlamadığım, yanlış anladığım, veya kendimin bile anlam veremediğim şekilde doğru ve düzgün konuştuğum oldu. Birçok dialog hatırlıyorum ki gerçekten feci şekilde saçmaladım. Yine birçok dialog hatırlıyorum ki karşımdakinin saçma cümleleri arka arkaya dizmesinden sonra mantıklı veya mantıksız bir cevap verdim. Ama inanın bana, beni az sonra anlatacağım konuşma kadar derinden sarsan, beynimde kalıcı hasarlar yaratan, hayatı birkaç dakika içinde sorgulamama neden olan çok çok az konuşmaya şahit oldum.

Galatasaray'ın Avrupa'da başarılı olduğu, fakat bu maçları Cine5'in yayınlamasıyla çoğu kişinin bu maçları izleme zevkinden mahrum kaldığı dönemlerdi. Ben de Galatasaraylı olmamama rağmen bir futbolsever olarak bu maçları izlemekten hoşlanırdım. Tam o zamanlarda bilgisayarımın yenilenmesiyle TV kartı teknolojisiyle tanışan ben kısa süre sonra Cine5'in de bazı küçük yazılımlarla izlenebileceğini öğrendim ve maçların yapıldığı akşamlar anten kablosunu bağlamak amacıyla bilgisayarı salona kurarak maçları izlemeye başladım. Bunu yapmamla da çocukluk psikolojisinin getirisi olarak, sanki o yazılımı ben yazmışım gibi arkadaşlarıma hava atmaya başladım.

Yine bir gün bir arkadaşımla konuşurken söz akşamki maçtan açıldı. Yine havamı atacaktım. Ama ben nereden bilirdim o günün bende derin psikolojik etkiler bırakacağını? Bir cümleyle hayatımı, en azından çocukluğumun o bölümünü pek iyi anılarla hatırlamamamı sağlayan kara bir gündü o gün.

- Ya GS maçını izlemeye gidelim mi kahveye napsak?
+ Hee ben izleyebiliyorum zaten maçları napıcam kahvede.

Artistliğin de bu kadarı...

- Nasıl olm Cine5 mi aldınız siz?
+ Yok bilgisayarda şifresini çözebiliyorum programla öyle izliyorum.
- Şifresi kaç onun?

Vay ben ne edeyim nasıl edeyim, başımı alıp nerelere gideyim? Şifresi kaç? Pin kodu mu bu mübarek de ben söyleyince açılabilsin? Hadi diyelim 1453 gibi bir şifresi var. Nereye gireceksin o şifreyi de maçları izleyebileceksin? Bilgisayarla çok içli dışlı olan bir dahi de değildi bunu söyleyen; muhtemelen bildiği tek şifre Super Mario'da 4-2 bölümünden 8-1 bölümüne geçen yolu açan şifreydi.

Bu soru cümlesi karşısında mantıksız da olsa bir cevap verebilmiş olsaydım kesinlikle hatırlardım, fakat en ufak birşey diyememiş olmalıyım ki ondan sonrasını hiçbir şekilde hatırlamıyorum. Neyse bu konuyu da burada kapatıp tekrar unutmak istiyorum, hatırladıkça kötü oldum zira.